Erciş Hayranları Biziz

Erciş Hayranları Biziz Erciş, Van'ın en büyük nüfusa sahip ilçesidir. Bugün de çevre il ve ilçelerden yoğun şekilde göç almaktadır.

13.

Van Gölü'nden 5 kilometre içeride, 25 metre yükseklikte kurulmuş olan Erciş'in Van'a uzaklığı ise 90 kilometredir. Şehrin nüfusu 2008 yılına göre 79.639'dur. 1990'da 40.481 olan nüfusu 2000'de 70.881'e, 2007'de 77.464'e çıkmıştır. Ama son yapılan araştırmalara göre Erciş'in nüfusu 100.000'den fazla olduğu anlaşılmaktadır.[kaynak belirtilmeli]

2 beldesi, 12 mahallesi, 86 köyü ve 36 mezrası bulunm

aktadır. yüzyılda ünlü ticaret yolunun geçtiği Erciş'in bugün doğunun batıya açılan kapısı olması buraya ayrı bir önem kazandırmıştır. İran'dan Ortadoğu ülkelerine giden transit yol buradan geçmektedir. Erciş-Ağrı , Erciş-Bitlis ve Erciş-Van karayoluyla yurdumuzun her tarafından gidilmektedir

Erciş Ovası, Van Gölü kıyılarının en geniş ovalarından biridir. Ova, geniş vadiler boyunca içerilere sokulmuştur. Zilan Deresi'nin geçtiği yerlere "Hatun Çukurovası", üzerinde Erciş ilçesinin bulunduğu düzlüğe de "Suluova" adı verilmektedir. Ayrıca bol otlu ve sulu birçok ova ve yaylası bulunmaktadır. Belli başlı akarsuları, ovayı kuzeyden güneye geçen zilan deresi, Deliçay, İrşad Çayı ve Yekmal Çayı'dır. Kuzeyinde Aladağ ve Tendürek, İlçeye yaklaştıkça Meydan Dağı, Gürgür, Baba Dağı, Zurnaki Tepe, hemen devamında Grekor ve Kızılkaya Tepeleri ilçeye hakim yükseltilerdir 1841 yılında Van Gölü sularının tekrar alçalıp yükselmesi sonucu Erciş halkı, eski yerleşim yerleri olan Erciş Kalesi ve civarını terkederek Yukarı Çınarlı, Gölağzı, Kasımbağı, Alkanat ve Çelebibağı'na, idare merkezi de bugünkü erciş'in kurulduğu 15-20 hanelik bir köy olan Eganis (Akans) adı verilen yere taşınmış ve burası Erciş adını almıştır. 1910 yılında ilçe olmuş, 18 Mayıs 1915 'te Rus ve Ermeni işbirliği ile işgal edilmiş ve 1 Nisan 1918 de de kurtarılmıştır. Tarihte Arzaşkun, Arsissa, Argişti Khinili, Arciş, Ardişi, Eganis, Erdiş şeklinde geçen ilçenin adını, Urartu Krallarından II. Arsissa veya bu topraklar üzerinde kurulduğu belirtilen Arsissa veya Arzaşkun adlı şehirlerden aldığı tahmin edilmektedir. Bugün Erciş'te birçok tarihi eser ve yer bulunmaktadır. İlçenin Çelebibağı beldesinde Tunç Çağından günümüze kadar kullanılan ve üzerinde Urartular'a Selçuklular'a Osmanlılar'a, Celayirlilere ve karakoyunlular'a ait değişik örneklerin bulunduğu mezarlığı, Van Bitlis ve Ağrı yol güzergahlarında bulunan Karakoyunlular'a ait Kadem Paşa Hatun, Zortul ve Akçayuva Kübmetleri, Osmanlı-İran savaşlarında büyük önem kazanan ve şu anda Van gölü suları içerisinde sadece iki yıkık bedeni kalan Erciş Kalesi, ilçenin hemen kuzeyinde Urartular'dan kaldığı belirtilen Zernaki şehir kalıntısı sadece birkaçıdır. Erciş, 1365-1469 arasında Doğu Anadolu ve Irak ve İran'a egemen olan Azeri Türkmen Karakoyunlu Devleti'nin başkentliğini de yapmıştır. Doğu Anadolu bölgesinin Tatvan'la birlikte en gelişmiş ve düzenli ilçesidir. Ticaret hayatı güçlüdür fakat özellikle kükürt gibi doğal ürünlerini işleyecek bir orta boy sanayiden yoksundur. Şehrin önemli geçim kaynaklarının başında Erciş Şeker Fabrikası gelmektedir. Ayrıca Vangölü havzasındaki ilçe belediyeler içerisinde ekonomik gelişme itibariyle ilk sıradadır. Kültürel havza itibariyle ise, Van kentinden çok Ahlat ve Adilcevaz kuzey Vangölü hattına daha yakındır. Bu yönüyle Van ve Erzurum arasındaki kültürel geçiş bölgesi özelliği gösterir. Folklorik öğeleri daha çok Bitlis havzasının karakterini gösterir. Bölgesinin demografik ve ekonomik çekim merkezidir. Doğal güzellikleri itibariyle Ahlat'tan sonra ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Şehrin Osmanlı dönemindeki mahalle düzeni korunmakla beraber on yıllarda yüksek katlı yapılaşmaların artmasıyla otantik görünümünü kaybetmiştir. Vangölü kıyıları da aynı ekolojik sorunla yüzyüzedir. Korunması ve doğal özellikleri geliştirilmesi gereken bir beldedir.

Bin yıldır varız. Bin yıllarca da olmaya devam edeceğiz.👏👏👏
30/08/2026

Bin yıldır varız. Bin yıllarca da olmaya devam edeceğiz.
👏👏👏

Bir Var Olma Masalı Sona Erdi, Bereket Yeniden Başladıİnci kefali, 90 günlük zorlu üreme göçünü tamamlayarak yeniden yuv...
16/07/2026

Bir Var Olma Masalı Sona Erdi, Bereket Yeniden Başladı

İnci kefali, 90 günlük zorlu üreme göçünü tamamlayarak yeniden yuvası olan Van Gölü'ne döndü. Böylece her yıl 15 Nisan–15 Temmuz tarihleri arasında uygulanan av yasağı da sona erdi. Binlerce yıldır değişmeyen bu büyük doğa yolculuğunun ardından inci kefali, yavrularını tatlı su derelerine bırakarak yeniden sodalı sularına kavuştu.
Üç ay boyunca uygulanan av yasağı, yalnızca bir balığı korumak için değil; Van Gölü Havzası'nın ekolojik dengesini, bölge ekonomisini ve binlerce balıkçının geleceğini korumak için büyük önem taşıyor. İnci kefalini koruyabildiğimiz sürece bu göl, daha uzun yıllar boyunca balıkçılara ekmek kapısı olmaya devam edecektir. Çünkü bu balık hepimizin ortak değeridir ve onu yaşatmak hepimizin sorumluluğudur.

Av yasağının sona ermesiyle birlikte Van Gölü kıyılarında yeniden bolluk ve bereket dönemi başlıyor. 15 Temmuz'dan sonra inci kefali yeniden vatandaşın sofrasındaki yerini alırken, üreme göçünün en etkileyici şekilde izlendiği noktalardan biri olan Erciş Balık Bendi (Deliçay) her yıl olduğu gibi binlerce doğaseveri, fotoğrafçıyı ve ziyaretçiyi ağırlamaya devam ediyor. Bu ilgi, Erciş'in sahip olduğu önemli turizm potansiyelini de gözler önüne seriyor.

Van Gölü'nün maviliğinde yaşamını sürdüren inci kefalinin var olma serüvenini birkaç fotoğraf ve birkaç kelimeyle anlatmaya çalışıyorum. Ancak böylesine büyük bir yaşam mücadelesini birkaç kareye ve birkaç cümleye sığdırmak mümkün mü? Bana göre hayır.

Van Gölü'nün kuzeyinde, Deliçay'ın coşkun sularının göle kavuştuğu bu eşsiz koyda sodalı göl suyu ile tatlı su birbirine karışırken doğa adeta yeniden hayat buluyor. Yaklaşık üç bin yıl önce Urartuların iskele olarak kullandığı bu kıyıda mavi, sarı ve yeşilin oluşturduğu eşsiz manzara, usta bir ressamın tuvaline yansıyan renkleri andırıyor. Burada insan yalnızca bir manzaraya değil, yaşamın kendisine tanıklık ediyor.

Bu coğrafya insana umudu, direnci ve yeniden başlamayı hatırlatıyor. Ancak objektifimi biraz geriye çevirdiğimde bu büyüleyici güzelliğin perde arkasında çok daha çetin bir yaşam mücadelesi görüyorum.

Besin zincirinin en üst halkasında yer alan insanın etkisi, inci kefalinin her yıl tekrarlanan üreme göçünün en görünmeyen ama en belirleyici unsurlarından biri hâline geliyor. Akıntıya karşı verilen mücadele, martıların avı, doğal seçilim ve insanın doğaya müdahalesi… Tüm bunlar, masalsı görünen bu yolculuğun aslında ne kadar sert ve gerçek olduğunu ortaya koyuyor.

İnci kefalinin göçü yalnızca bir balığın yolculuğu değildir. Bu, var olmanın, neslini geleceğe taşımanın ve doğanın binlerce yıldır hiç bozulmayan döngüsünün hikâyesidir. Her sıçrayış yaşama tutunmanın, her başarı ise doğanın yazdığı en etkileyici destanlardan birinin yeni sayfasıdır.

Bugün göç sona erdi. İnci kefali yeniden Van Gölü'nün derin mavi sularına döndü. Fakat geride yalnızca tamamlanmış bir göç değil; doğayı koruduğumuzda yaşamın her yıl yeniden filizleneceğini gösteren eşsiz bir umut hikâyesi bıraktı.
Tarihi ok*malar yapan kıymetli dostum Abdurrezak Çelik’ e ve görsel yönetmeni değerli kardeşim ’ ya katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Ali Dağer

Dünya'dan Bir Şair Göçtü. .O güzel insanlar güzel atlara binip gittiler der Yaşar Kemal.  Bu gün değerli şair Ahmet Tell...
12/07/2026

Dünya'dan Bir Şair Göçtü. .

O güzel insanlar güzel atlara binip gittiler der Yaşar Kemal. Bu gün değerli şair Ahmet Telli sonsuz yolculuğa çıkmış.
Güle güle usta... Onu karşılayan çok kişi olacaktır. Yattığı yer huzur olsun...

GÜLÜŞÜN EKLENİR KİMLİĞİME
Gün biter, gülüşün kalır bende,
anılar gibi sürüklenir bulutlar.
Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır
yarım kalan bir şiir belki de..

Aykırı anlamlar arayıp durma,
güz biter, sular köpürür de
kapanmaz gülüşünün açtığı yara,
uçurum olur, cellat olur her gece..

Her gece yeniden bir talan başlar
acı ses olur, ses deli bir yağmur
eski bir eylüle gireriz böylece.

Sığındığım her yer adınla anılır
ben girerim, sokağı devriyeler basar
bir de gülüşün eklenir kimliğime

Kalbim Unut Bu Şiiri, S. 63
/*/
GİDERSEN YIKILIR BU KENT

Gidersen, yıkılır bu kent, kuşlar da gider.
bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında.
Yanlış adreslerdeydik, kimliksizdik belki
sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
üşür müydük nar çiçekleri ürperirken?

Gidersen, kim sular fesleğenleri
kuşlar nereye sığınır akşam olunca
Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu,
sustuğun yerde birşeyler kırılıyor,
bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun.
adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
bir de seni ekliyorum susuşlarıma.

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
geriye mapusaneler kalır, paslı soğuklar,
adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız,
yüreğimize alırız onları, ısıtırız
gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam.

Gidersen kar yağar avuçlarıma, üşürsün
bir ceylan sessizliği olur burada aşklar.

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında.
durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler.
ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde.
menekşeler, nergisler yerine kuş ölüleri.
bir su sesi, bir fesleğen kokusu, şimdi uzak
yangınları anımsatıyor genç ölülere artık.

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman,
sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere.
bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim.
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın.
devriyeler basıyor karartılmış evleri yine.

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür,
bir tufan olurum sustuğun her yerde.

Kalbim Unut Bu Şiiri, S. 55
/*/

HÜZNÜN İSYAN OLUR
I / DELİ KUŞ
Deli kuş, bilir misin nedir
türküler kadar sevdalanmak
duyabilmek yüreğinde
bir depremin uğultusunu

Suya düşen bir karanfilse yüreğin,
bırak kendini ırmağın türküsüne gülüm
vursun seni o taştan bu taşa
o çağlayandan bu çağlayana sürüklesin

Kavgadan uzak kalmışsan
sevdadan da uzaksın demektir
devinmez yüreğinin mağması
çatlamaz sabrın kara taşı unutma
Hüznün İsyan Olur, S. 65
/*/

SIYRILIP GELEN
Soluk bir ay dolanıyor
kentin üstünde her gece
Her gece bilge bir gezgin
tavrıyla adımlıyor yolunu

Güz yanığı bir durgun
sessizlikle örtülü her şey
ve yırtılmış bir tül gibi
savrulup duruyor zaman

Suların sesini dinle şimdi
ormanın fısıldayışlarını
usulca yarılıyor dağların göğsü
bir aşkı dinlendirmek için
Ve gözleri uzak yamaçlarda
aranıp dururken bir şeyleri
sessiz ve sakin beklemekte
bekledikçe bileylenen yürek

Belli ki dağların, denizlerin
ve göllerin üzerinden
sıyrılıp gelmektedir seher
Belli ki yakındır
doğayı ve hayatı sarsacak saat

Kalbim Unut Bu Şiiri, S. 85
/*/
(...)
Zarif hatıralar edinmiştik sokağımızdan
Ve eğilip bakardı geçip giden bulutlar
Sen mektubundan önce gelirdin, kuruyan
Fesleğenler için yas tutardık yaz sonları
Devrim bir ihtimal olarak kaldı diyenlere
Sessizce itiraz etmeyi öğrendik o günlerde
Dokunsalar akasyalar gibi yaprak dökerdik.
(...)
Ahmet Telli/Barbar ve Şehlâ
/*/
Dedi ki O..
Sayımı yapıldıydı ateşin ve toprağın
Suyun ve havanın anlattığı bilindiydi
Geçirgen bir sarnıçtı anasır-ı erbaa
Ve uygarlığın ölçüsü olmuştu insan
Dedi ki o: Yoruldum insan olmaktan

İnsan yorulur bazen insan olmaktan

/*/
Soluk Soluğa
Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere
Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı

Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
– ki onlar daima birer yalnızdırlar
Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
gitmişti o kentten anımsamıyor artık
Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
korkular geçiren o kız nerdedir şimdi
Sensiz olursam yaşayamam diyen
o liseli kız hangi kentte kaldı
ve o sarışın
o afeti devran bekler mi hala
atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
her yolculuk yangınların başladığı yereydi
ama vakti olmadı hesabını tutmaya
aşkların, ayrılıkların ve anıların

İstese de kalamazdı vakti gelince
geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
yürek burkulması ve hüzün ve keder
aralıksız doldururdu acıların bohçasını
Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
Ay bile soğuktur o zaman
bir buz parçasıdır
Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

Biraz da serüvendi yaşamak
belki yatkındı büyük yolculuklara
ki serüvenler daima büyük aşklar
ve büyük yolculuklarla başlar

Anıları, aşkları ve bir kenti
bırakıp gidebilirdi apansız
Apansız başlardı yolculuklar
hangi saatinde olursa olsun günün
ve hep kar yağardı nedense
durmadan kar yağardı yol boyunca
ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
kent görünmez olunca arkada
Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
kavaklarsa oynak bir çi***ne kızı
her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
güneşin batışını görmek ölümdür biraz
ölümdür biraz hep aynı yatakta
aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
Kitapları hep aynı raflara sıralamak
aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
soluk soluğa yaşamalı insan
her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
ve cehenneme dönse de bütün bir ömür
mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün
Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
ölüme ve aşka durmadan kement atan
serüvenlerle geçsin yaşamak

Buz tutmuş bir dünya ortasında
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
önünde dağlar, uçurumlar
ve günlerce süren okyanus fırtınaları
sarsılan gök, yarılan toprak
çelik uğultularla burgaçlanırken
yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
ve her nasılsa keklik sekişli
bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
ne kalmışsa bir önceki serüvenden

Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
avucundan dökülen k*m taneleriydi her şey
ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki
Sevince deli gibi severdi
pervasız severdi sevince
dövüşmek ancak ona yakışırdı
ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
yoktu bağlandığı herhangi bir şey
bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir
ve başarısız eylemler çağında o
kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

Yerleşik yargıları olmadı hiç
kurmadı güzel gelecek düşleri
nerde bir yangın, nerde tehlike
o mutlaka ordaydı birdenbire
Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
ama bağlanmadı özgürlüğe de
Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

Ayrıntıların izi kalmamış artık
üst üste yaşanmakta ayrılıklar
ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
dağların, denizlerin üzerinden

Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
(ve her yıl biraz daha harabeye dönen
o eski konaklar gibidir anılar
gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
yabanıl otlar içinde kaybolur gider)
Belki bir sağanak boşanır apansız
yüzyıllık bir yağmur başlar
ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
yok olup gider her şey, belki kül olur

Hırçın bir okyanustur yürek
dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
anılarsa birer çıban izidir
yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
bekleyişleri kemiren çakal sesleri
Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti
ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
yollara düşmeli habersiz ve sessiz
Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
acemilikler toplamı ve bir çılgın
boyun eğmedi kendine bile
seçme zorunda kalmadı yaşamayı

Nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
bağlanmadı kendine de ömür boyu
dağlara tırmanan atlar gibi
soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
bir şahan gibi bulutlara kurdu
dumanlı sevdaların yörük çadırını
sıradan bir gezgin değildi hiç
dövüşür gibi yaşadı yolculukları
belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

Ve bütün gemileri yakıp
yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
umutlardansa nefret etti daima

Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
ama atıldı yine de yeni serüvenlere

Pervasız bir acemi, bir çılgın
soyu tükenen bir bilgeydi belki

Ama bir şey vardı yine de
başarısız ihtilallerden kendine kalan

II.
Büyük aşklar yolculuklarla başlar
ve serüvenciler düşer bu yollara ancak

Onlar ki dünyanın son umudu
soyları tükenen birer çılgındırlar

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
ne de aşktan başka bir sığınakları

Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
ölümle alay ederler sanki

Nerde beklenirse ordaydılar
bir kez bile gecikmediler ömür boyu

Neydi onları ordan oraya
savurup duran şey

Onları daima yalnız kılan
neydi bu yaşam denilen gürültüde

Her dilden bir adları vardı onların
ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar

Sarışındılar belki de esmer
yani birçok yüzün bileşkesi

Ne altın arayıcısıydılar
ne de aylak bir gezgin

Vurulup düşseler de her kuşatmada
serüvencidir onlar ve hiç ölmezler

Ki onlar hep yalnızdır ve her nasılsa
bulurlar heder olmanın bir yolunu

Onlar ki bu dünyada
kahraman olmaya mahk*mdurlar

Sislenen anılar kaldı bize onlardan
renkleri bozulup duran solgun anılar

Nasıl yazılmalı ki silinip gitmesin
bulutlar gibi çekilmesin gök boşluğuna

Bileği güçlü ve gözüpek avcılar mıydı
onları kuşatıp yeryüzü cennetinden atan

Yoksa kendini tüketen hüzünler miydi
vurulup düştükçe ışığını karartan

O serüvenlerin günlüğü tutulmadı
yazılmadı o insanların destan şiiri

Parça parça ettirilseler bir kartala
(ki sanırım böyle oldu sonları)

Fışkırır yüreklerinden
başarısız ihtilallerin yangınları

Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı.
Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi.
Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne ulusları, ne dinleri ne de anıtları.

Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık onları. Nerde görülseler kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar..

Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hala…

Ahmet Telli
D: 2 Aralık 1946
Ö: 10.07.2026
şair ve yazar.
2 Aralık 1946'da Çankırı’nın şu an Karabük'e bağlı olan Eskipazar ilçesinde doğan Ahmet Telli, Hasanoğlan ve Kayseri Pazarören, Pınarbaşı öğretmen okullarında eğitim gördü. Öğretmen okulundan sonra dört yıl ilkokul öğretmenliği, daha sonra da Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmesinin ardından, Kastamonu, İnebolu, Doğanyurt, Kırıkkale ve Ankara Atatürk Lisesi'nde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1981'de Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenken, sıkıyönetimce tutuklanarak görevine son verildi. Aynı yıl, TCK'nın (o zamanlar) 141, 142 ve 146. maddelerinden yargılandı. 141 ve 146'dan beraat etti. Cigerhun'un şiirleri üstüne yazdığı bir yazısından ötürü 142. maddeden kısa bir süre hüküm giydi.

Kitapçılık, yayıncılık yaptı, çeşitli yayınevlerinde yönetici ve editör olarak bulundu. 1993'te mahkeme kararıyla öğretmenliğe döndü ve emekli oldu. İlk şiiri 1961'de yayımlandı. 1972'de Cengiz Tuncer'in Kerkenez adlı romanı üstüne yazdığı ilk yazısına Varlık Dergisi Eleştiri Ödülü ikinciliği verildi. 70'li yıllarda daha çok deneme ve kitap tanıtma yazıları yazdı ve kitaplarını 1979'dan sonra yayınlamaya başladı.

1980'de Hüznün İsyan Olur kitabına Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü (Metin Altıok'la birlikte); Saklı Kalan adlı kitabına da 1982 Yazko Şiir Özendirme Ödülü verildi. 2010 yılında yayınlanan Nida kitabına da 2011 Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü verildi. Özellikle 1972'den sonra, birçok edebiyat dergisinde yazıları, şiirleri yayımlandı. Türkiye Yazıları dergisi (Mart 1983, sayı: 72), Kavram ve Karmaşa dergisi (Ocak - Şubat 2002, sayı:22), Gümüş - Deliler Teknesi eki - (Ocak 2007), Bireylikler dergisi (Mayıs - Haziran 2011, sayı:32) şiiriyle ilgili özel sayılar yayımladılar.

1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirimizin ikinci kuşağında yer alan özgün şairlerden olan Ahmet Telli, sözcük seçimi ve ses tonu bakımından İsmet Özel'den etkilenirken romantik ve başkaldırıcı şiiriyle bir yandan da Attilâ İlhan'a yakın bir duruş sergiler.
Uzun süredir tedavi gören değerli şairimiz sonsuz yolculuğa çıkmıştır.
Yattığı yer huzur olsun...
10.07.2026

Biyografi kaynak: wikipedia

Havagazı veya tüp gazın henüz yaygınlaşmadığı, mahalle bakkallarından litreyle "gaz yağı" (kerosen)  meşhur geniş aile s...
08/07/2026

Havagazı veya tüp gazın henüz yaygınlaşmadığı, mahalle bakkallarından litreyle "gaz yağı" (kerosen) meşhur geniş aile sofraları için hazırlanan tencereler bu ocağın üzerinde kaynardı. İcat Tarihi: İlk basınçlı gaz ocağı 1892 yılında Stockholm'de Frans Wilhelm Lindqvist tarafından geliştirilmiştir. Marka ve İsim: Dünyada en bilinen markası İsveçli Primus olsa da Türkiye'de Marcus, Yüksel ve Özkur gibi yerli markalar da üretilmiştir. Kullanım Dönemi: Türkiye'de özellikle 1940'lardan 1970'lere kadar "Erciş'te 1980 lere kadar" mutfaklarının vazgeçilmezi olmuş, yerini zamanla tüp gaza bırakmıştır.Çalışma Prensibi: Altındaki pirinç depoda bulunan gaz yağı, yandaki p***a yardımıyla basınçlandırılarak buharlaştırılır ve yakılırdı. Ocağı ilk ateşlemek için başlığı ısıtan "mor ispirto" kullanılırdı.

Alıntı.

Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) Eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri Bakımından etkileyicid...
08/07/2026

Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) Eserleri, özellikle sayıları ve çeşitlilikleri Bakımından etkileyicidir.
Tarihi listelere (özellikle "Tezkiretü'l-Ebniye" ve Modern araştırmalara) göre, başlıca rakamlar Şunlardır:

📊 Toplam
≈ Toplamda inşa edilmiş veya denetlenmiş
476 yapı
≈ Günümüze kadar ulaşmış 196 yapı
🏗️ Başlıca yapı türlerinin dağılımı
🕌 94 büyük cami
🕋 52 küçük cami (mescit)
🎓 57 okul/üniversite (medrese)
🛁 48 hamam
🏰 35 saray
🪦 22 türbe (türbe)
🏨 20 kervansaray (han)
🍲 17 imaret (kampüs)
🌉 8 köprü
📦 8 depo/ambar
📚 7 Kur'an okulu
💧 6 su kemerleri
🏥 3 hastane
🧠 Bilmeniz Gerekenler
Bazı kaynaklar 300-700 eserden bile bahsediyor, ancak bunlar şunları da içeriyor:
projeler
onarımlar
ekip koordinasyonlu çalışmalar
🏛️ En ünlü eserleri (niteliksel olarak)
Süleymaniye Camii (İstanbul)
Şehzade Camii (İstanbul)
Selimiye Camii (Edirne – başyapıtı olarak
Kabul edilir)
Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü (Vişegrad)
Mimar Sinan'ın (16. yüzyılın büyük Osmanlı mimarı) eserleri, özellikle sayı ve çeşitlilik açısından etkileyicidir.

Atakan Çelik (1942, Van - 13 Aralık 2007, Ankara), Türk halk müziği sanatçısıdır.5 yıl ilkokul öğretmenliği ve müdürlük ...
08/07/2026

Atakan Çelik (1942, Van - 13 Aralık 2007, Ankara), Türk halk müziği sanatçısıdır.

5 yıl ilkokul öğretmenliği ve müdürlük yaptı. 1966 yılında TRT'nin açtığı Türk halk müziği yarışmasında başarılı olarak ilerleyen yıllarda TRT Ankara Radyosu'nda çalıştı. 14 plak ve kaset çıkardı. 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Şanlıurfa Devlet Türk Halk Müziği Korosu'na geçti ve 2005 yılında emekli oldu. Emekliliğinden sonra Erciş'te kafeterya işleten Atakan Çelik, yakalandığı kanser hastalığından kurtulamayarak Ankara'da vefat etti.

Derlediği veya tanıttığı THM eserleri
Türküler;

Bal Yeme Bal Yeme Bal Şirin Olur
Boyakçı'nın Gelini
Garanfil Esti Ne'dim
Gidersen Uğur Ola
Gulahsız'da Guyi Var
Karşıdan Yâr Geliyor
Mendil Aldım Bir Deste
Vanlıyam Şanlıyam
Yeri Yeri Han Bağına
Yükledim Göçemedim

Uzun Havalar:

Her Seher Her Sabah Gel Geç Buradan
Zilan Deresi Bükülür Gider
Diskografi

45'likler;

He Gönül He / Mektup Benden Selam Söyle Sılaya (Yavuz - 1971)
Karanfil Esti Niden / Başında Yazması Var (Yavuz - 1971)
Ay Doği Aşmağ İsti / Her Seher Her Sabah Gel Geç Buradan (Yavuz - 1971)
Beden Eski Beden / Dertli (Yavuz - 1972)
Gel Beri Yar Gel Beri / Gönüle Mektup (Yavuz - 1972)
Zilan Deresi / Kar Yağar Bardan Bardan (Türkofon - 1972)
Bederman (Gam Yükünü Almış Bir Kervan Gider) / Toy Türküsü (Yavuz - 1973)
Al İpek Yeşil İpek / Bir Gül İçin (Yavuz - 1973)
Yoh Gönül Yoh / Dilo Dilo Yaylalar (Yavuz - 1973)
Dam Üstüne Çul Serer / Gülcan Öldürdün Beni (Burç - 1974)
Mendil Aldım Bir Deste / Bir O Yandan Bir Bu Yandan (Burç - 1975)
Ayto'nun Plağı / Atem Tutam Men Seni (Burç - 1975)
Bilmemki Bu Zalim / Oy Hanım Nanay (Burç - 1975)
Ne Sevdiğin Belli Ne Sevmediğin / Nenni Nenni (Burç - 1976)
Anlıyam Vanlıyam Şanlıyam / Örene Bak Örene (Akmeriç Plak)

Albümler;

Eyvah Oy (Gürol - 1979)
Merhaba (Türküola - 1982)
Sılaya Mektup (Türküola - 1984)
Sanatçımıza Allah'tan rahmet diliyoruz. Mekanı cennet olsun inşallah 🤲
Sayfa hikâyesinde sanatçımızın okuduğu türkü den kısa bir bölüm paylaştık.

TARİHİN EN ABSÜRT SAVAŞI : MÜSLÜMANLARIN SAVAŞMADAN KAZANDIĞI ZAFER ​Yıl 1788... Osmanlı Tahtında Sultan I. Abdülhamid H...
07/06/2026

TARİHİN EN ABSÜRT SAVAŞI : MÜSLÜMANLARIN SAVAŞMADAN KAZANDIĞI ZAFER

​Yıl 1788... Osmanlı Tahtında Sultan I. Abdülhamid Han oturmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çariçesi Büyük Katerina’nın bitmek bilmeyen genişleme ihtiraslarına dur demek adına Rusya’ya savaş ilan etmişti. Bu sırada, Osmanlı’yı zayıflatmak için Ruslarla kutsal bir ittifak kuran Avusturya İmparatorluğu da Şubat 1788'de savaşa dahil oldu.
​İmparator II. Joseph komutasındaki 100 bin kişilik devasa Avusturya ordusu, Osmanlı sınırlarına (bugünkü Romanya topraklarına) doğru harekete geçti. Avusturya ordusunun öncü süvari birliği, Osmanlı askerlerinin izini sürmek amacıyla iki imparatorluğu birbirinden ayıran Timiş Nehri'ni geçti. Ancak keşif yolunda, içki satan bir Çingene kampına rastladılar. Cazibeye dayanamayan Avusturya ordusu süvarileri, masalara kurulup sızana kadar içtiler.
​Bir süre sonra, muhtemelen bu eğlenceden haberdar olan bir piyade birliği de onlara katılmak üzere çıkageldi. Fakat sırılsıklam sarhoş olan süvariler, içkilerini paylaşmayı reddetti; işte bu bencillik, tarihin en büyük felaketlerinden birinin fitilini ateşleyecekti.

​Aralarında çıkan sert tartışma esnasında bir asker silahını ateşledi. Bu sesle irkilip neye uğradığını şaşıran piyadeler, Osmanlı ordusunun baskınına uğradıklarını zannederek feryat etmeye başladılar: "Türkler! Türkler geliyor!"
​Büyük bir panik dalgası yayıldı; askerlerin bir kısmı arkasına bakmadan kaçarken, diğerleri silahlarını doldurup karanlığa doğru ateş açtı ve öz kardeşlerini vurmaya başladı. Cephenin gerisindeki diğer taburlar ise Türklerin taarruza geçtiğine inanarak, sığınmak amacıyla hızla Avusturya ana ordugahına doğru geri çekilmeye koyuldu.

​Bu feci kargaşayı ve geri çekilmeyi durdurmak isteyen Avusturyalı subaylar avazları çıktığı kadar Almanca "Halte! Halte!" (Dur! Dur!) diye bağırdılar. Ancak çok uluslu Avusturya ordusunda Almanca, Sırpça, Hırvatça gibi pek çok farklı dil konuşuluyordu ve askerlerin kafası tamamen karışmıştı. Bu haykırışları, Türklerin "Allah! Allah!" nidaları olarak yorumladılar.
​Gecenin karanlığına çöken yoğun sis de eklenince, ana kamptaki askerler gelenlerin düşman olduğunu sandı ve kendi adamlarının üzerine kurşun ve top yağdırdı. Ordugah bir anda mahşer yerine döndü; herkes yanındakini düşman sanarak vahşice katletmeye başladı. Kaos o kadar dehşet vericiydi ki, Başkomutan İmparator II. Joseph bile kargaşada atından düşerek bir su kanalına yuvarlandı. Bu "kendi kendine savaşta" 10 binden fazla Avusturya askeri can verdi, geri kalanlar ise arkalarına bile bakmadan kaçtı.

​İki gün sonra, Sultan I. Abdülhamid ve Sadrazam Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu nihayet meydan yerine ulaştı. Karşılaştıkları manzara inanılmazdı: Tek bir kurşun bile atmadan, yerde yatan 10 binden fazla Avusturya askerinin cesedini buldular.
​Ayrıca ne yapacağını bilemez halde ortalıkta dolanan ve karşılarında Osmanlı sancağını görür görmez hiç direnmeden teslim olan çok sayıda Avusturya askerini de kolayca esir aldılar. Tarih, bu olayı "Şebeş Muharebesi" olarak kaydedecek ve bir ordunun kendi kendini yok ettiği en absürt trajedi olarak hafızalara kazıyacaktı.

Not: Beter olsunlar.🤣

Arapçadan tercüme :
Abdülhamid Doğan

Brukan Aşireti 1609-1922Kinyas KARTAL' ın Kaleminden BrukilerBRUKAN AŞİRETİ HİKAYESİ 1609-1922  Kinyas Kartal Çarı geçiş...
29/05/2026

Brukan Aşireti 1609-1922
Kinyas KARTAL' ın Kaleminden Brukiler
BRUKAN AŞİRETİ HİKAYESİ 1609-1922

Kinyas Kartal Çarı geçiş dönemi yönetiminde, Lenin’i iktidarda görmüş. İran’da Şahlık rejiminde bulunmuş. Türkiye’de Atatürk, İnönü, Bayar, Sunay, Korutürk ve nihayet Evren ve Özal’ın Cumhurbaşkanlığı dönemlerini yaşamış olan bir aşiret reisidir. Bu zaman zarfında sayıları yüzleri aşan, başbakan,bakan,milletvekili ve diğer üst düzey yöneticilerini tanımış, kimisinin çalışma ve mesai arkadaşı olmuş kimisinin ise çalışmalarını dışarıdan izlemiştir. Bu olanağı, aşiret reisliğinin kendisine yüklediği rolün yanı sıra aktif politikaya atılmış olması ve 15 yıl bilfiil parlamentoda milletvekili olarak bulunması ile elde etmiştir.
Böyle renkli bir kişilik hiç kuşkusuz incelenmeye değer bir araştırma konusudur. İncelemenin bir amacı budur.

İkincisi, bazı sosyal olguları tasvir edebilmek ve açıklayabilmek için kimi zaman hayat hikayeleri ve otobiyografiler önemli bir rol oynarlar. Sosyal bir olgu olan aşiret yapısının incelenip araştırılması, liderlik müessesinin daha iyi tanımlanıp tanınması bir aşiret reisinin biyografisi ile daha iyi anlaşılacaktır. Bu inceleme bu nedenle belli bir tarihe ışık tutacağı gibi bir toplumsal örgünün ve bunun bir somut görünümü olan belli bir aşiretin (Brukan aşiretinin) daha iyi açıklanmasına katkıda bulunacaktır. İkinci amaçta budur.
Çalışmada, mülakat tekniğinin yanı sıra hayat hikayesi tekniğine başvurulmuş, Kinyas Kartal’ın dışında aşiretin bazı diğer ileri gelenleri ile de görüşmeler yapılmıştır. Çalışmanın teorik çerçevesi için ise katılımlı gözlem tekniği kullanılmıştır.
Çalışmanın asıl iskeletini Kinyas Kartal’ın hayatı meydana getirmiş olmasına karşılık bu olgunun daha iyi anlaşılması için yer yer olayların geçtiği zaman ve mekanın sosyo ekonomik koşulları da irdelenmiştir. Bu koşullar konuya teorik bir çerçeve oluşturmuş, deyim yerinde ise Kinyas Kartal’ın yaşamının üstüne kurulduğu (işlendiği) tuvali oluşturmuştur.
Çalışmanın bu gözle okunup değerlendirilmesinde yarar vardır. Esasında bugün Van’da bulunan Bruki aşiretinin asıl bilinen kökleri Diyarbakır’ın Karacadağ bölgesine dayanır. Aşiret bundan yaklaşık 400 yıl önce Karacadağ’da yaşarken bir olay üzerine göç eder. Meşakkatli bir yolculuktan sonra Ağrı dağının eteklerine gelir. Burada iki kola ayrılan Bruki’lerin bir kolu İran’daki Hoy ve Bakü bölgelerine,öbürü de bugünkü Erivan ve çevresine gelip yerleşir. Bu göçün üstünden yaklaşık 300 yıl geçtikten sonra 1920’lerde her iki kol (hem Sovyetler hem de İran Bruki’leri) Türkiye’ye geri döner: Bu günkü Van merkez ve çevre köyleri başta olmak üzere Muradiye-Gürpınar ve çevresine yerleşirler

Kısaca özetlediğimiz bu tarihi süreci ve gelişmeleri önce Kinyas Bey’in ağzından dinleyelim sonra olayların gelişimini ayrıntılarıyla izleyelim.

I- KARACADAĞDAN GÖÇ

“Beşinci göbekten dedem Şemdin, Diyarbakır’ın Karacadağ bölgesinde yaşamakta iken bir olay üzerine Iğdır-Aralık’ın Dil bölgesine göç edip yerleşmişler.Ondan sonra gelen kuşaklar sırasıyla Şemdin’in oğlu Mehmet, onun oğlu Nadir, onun oğlu Fethi, onun oğlu Bedir ve onun da oğlu ben Van’a gelinceye kadar hudut değişiklikleri ve olaylara göre Rusya, daha sonra Sovyetler Birliği, İran, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşadık”.
Kinyas Bey Rus sınırları içinde kalışlarını şöyle anlatıyor:
“Bizimkiler Tendürek’ten sonra Dil bölgesine gelip yerleşirler. Biz Dil bölgesine geldiğimiz zaman bu bölge İran sınırları içerisinde idi. Bu bölge bilahare Rusların eline geçti. İşte bu sınır değişikliği yüzünden biz Rusya sınırları içinde kaldık”.
Rusya’da, İran’daki Burikiler’de olduğu gibi, göçebe yaşıyorlar. Kışın Aras Nehrinin iki yakasında konaklıyor, yazın Kafkaslardaki Elegez Yaylalarına çıkıyorlar. Karın bittiği noktada konaklıyorlar genellikle. Kar eridikçe yukarılara, doruklara çekiliyor, onlar da karla beraber, karı izleyerek, yukarıya doğru, doruklara doğru çıkıyorlar. Bir nevi kar ile kardeş oluyorlar, ikiz kardeş gibi. kar yukarılara çıktıkça çıkıyor, kar aşağılara inince (kar yağınca) da iniyorlar. Gerçekte göçebenin kaderi biraz kara bağlıdır. Çünkü kendisinin dışında hayvanları vardır. Bütün geçim kaynağı bu hayvanlardır. Onlara bakmak için, yazın yüksek yaylalarda otlatmak, kışın ise hayvanlarını telef ettirmeden bahara çıkarmak bir yaşam tarzı, bir hüner haline geliyor. İşte Brukilerde, Paulo Çello’nun deyimi ile, kişisel ve aşiretsel menkıbelerinin peşine Elegez yaylalarında, Kafkaslardaki bozkırlarda, Makü ve Hoy’daki düzlüklerde düşüyorlar. Sonra bu menkibe 300 yıl sonra onları Van düzünde Pereşit’te, Süphan’da, Gola Kado’da bir araya getiriyor.
II- KİNYAS BEYİN DOĞUŞU VE RUSYA’DAKİ DURUM:

“Dil bölgesi Rusların eline geçtikten sonra, halen Sovyetler Birliği sınırları içinde bulunan Ermenistan’ın başşehri olan Erivan’da dünyaya geldim. Bu günkü devlet çiftlikleri o zaman Ruslarındı. Ben o devlet çiftliklerinde Tarımkent , dedikleri köyde 1900 yılında doğmuşum. Babam zengin ve gözü açık bir adamdı. Beni de çok severdi. Bana ‘seni subay yapacağım. Ama süvari olacaksın, atının nalları gümüş olacak. Çivilerini altından vurduracağım’ derdi. Bu nedenle beni istediği doğrultusunda askeri liseye gönderdi. Ondan önce ilk tahsilime Tarımkent’te başladım. O dönem Rusların ilk ve ortaokulları bir arada idi. Bu okullara “Gimnaziye” deniliyordu. Gimnaziyeyi bitirdikten sonra askeri liseye başlamak için Tiflis’te imtihana girdim ve kazandım. Böylece Ukrayna’nın Kiev şehrinde askeri liseye başladım.
Biz Diyarbakır bölgesinden göçtükten sonra benimle o nesil arasında 300 yıl geçmiş. Yani aşağı yukarı 5 nesil. Türkiye’ye 1922’de geldiğimiz zaman ben 22 yaşındaydım. Bugün 86 yaşındayım. birisi öldü 9 çocuğum ve 21 torunum var. Bildiğim yabancı diller arasında Rusça, Fransızca, biraz Almanca, biraz Arapça vardır ve ayrıca aşiretlerde konuşulan Kürtçe’yi de bilmekteyim.”
Rus ihtilali genç Kinyas askeri lisedeyken olur.( Ekim 1917 )Bu yıllarda ailesinin yanına dönmek ister, fakat bu mümkün olmaz.“ Rus ihtilali benim askeri liseyi bitirdiğim yıl başladı. O yıllarda Azerbaycan’da bağımsız bir Türk devleti vardı. Ben Bakü’de Harp Okulunu bitirip bir yıl teğmenlik yaptıktan sonra Ruslar Azerbaycan’ı istila ettiler. Bana da “Kızıl Generaller Kursuna” katılmam teklif edildi. Fakat gitmedim. Bu yıllarda Kiev’den Erivan’a dönmek istedim. Çünkü ailem Erivan’da idi. Şüphesiz böyle bir durumda ailem de beni yanında isterdi. Şartlar bana bu imkanı vermedi. Azerbaycan’ın Bakü şehrinde Harp okuluna gitmiştim. Buradaki tahsilim 2 yıl sürdü. 2 yıl sonra harp okulu mezunu olmuştum. Mezuniyetten sonra bir süre Bakü’de kaldım. Sovyet Ordusu İran’a giderken ben de kendi ordumla beraber İran’a geçtim. Kazbin bölgesinde bir süre kaldım. Bilahare Sovyet Genel Kurmay Başkanlığına müracaat ederek Erivan şehrinin Nahçıvan bölgesi askeri komiserliğine atanma talebinde bulundum ve orada göreve başladım.”
Kinyas Bey Nahçıvan’da görevli iken Rüştü Paşa komutasındaki Osmanlı 9.Kafkas Tümeni’nin Erivan’da olduğunu öğrenir. Babası Rüştü Paşa’nın kuvvetlerinin safında çarpışmaktadır. Tümen komutanı Rüştü Paşa’nın aşiretlerle özellikle de Bruki’lerle çok sağlam bir dayanışması vardır. Babasının komutasında bölgeyi çok iyi bilen, bölge şartlarına uyumlu, iyi binici ve iyi atıcı kimselerden oluşmuş 400 kişilik bir kuvvet vardır.
Nitekim 9.Kafkas fırkası k*mandanı Rüştü Paşanın verdiği taktir vesikası bunu belgeliyor. Daha sonra Kinyas Bey bu takdirnameyi 11 Aralık 1962 tarihinde Ankara Yedinci noterinde tasdik ettiriyor. Hangi amaçla bunu yaptığını bilmiyoruz ama böyle bir belge çıkarmaya ihtiyaç duymuş. Ekte bir sureti verilmiş olan belge aynen şöyle:
“ Bruki aşiret reisi Bedri Bey, aşiret efradından cemi eylediği dört yüz kadar atlı ile daima hudutta askerlerle birlikte ileri karagolda müştereken nöbet devriye ve keşif hidametinde bulunduğu ve evelce bu mıntıkadaki harekette dahi cesareti görüldüğü kıtat zabitan ile kamerlu mevki k*mandanlığının verdikleri vesikalardan anlaşılmağle iş bu takdirname ita kılındı 9.11.334.” 9.Kafkas fırkası k*mandanı Rüştü.
9.Kafkas Tümeni oradayken genç Kinyas Erivan’a gelir. Babası onu Rüştü Paşa’ya götürüp tanıştırır. Üç gün sonra da babası şehit olur. Fırka da çekilir. Fırka çekildikten sonra Türkiye’ye dönmek ihtiyacı gündeme gelir.
Kinyas Bey’in babasının ölümü aşağıdaki belgede şöyle anlatılmaktadır.
Van vilayeti Celiliyesine “Bruki aşireti 334 ve 336 senelerinde aşiret ile beraber hükümetin gendusine tevdi eylediği vazife ifaye şitap eylemiştir. müstedi kinyasın pederi mücadelede şehit olmuş ve nadir bey mahdumu aşairin sah muhafız evladim her ikisi de aşiretleri ile birlikte maruz tarihlerde ığdır civarında cidal milliyeye iştirak etmiş efendiler4-17/7/40 518 numruludur.”
Aşiret Fırka 8 K.miralay Süleyman Sabri Burikiler yaşadıkları bölgenin jeopolitik konumları gereği asker bir aşiret olmuşlardır. Nitekim bedir Bey’in resmi olmayan 400 kişilik kuvvetinden önce babası Fethi Bey bir alayı yönetmiştir. Bu alay Hamidiye alayları örnek alınarak kurulmuş bir alaydır. Böylece o dönemlerde askeri tarzın aşirette yaşama biçimi olarak bir gelenek halini aldığı görülüyor. Bu gelişmeleri Kinyas Bey’in ağzından dinleyelim. “ Bu çatışmalardan önce dedem Fethi Bey’in komutasında bir aşiret alayı vardı”. Bunu anlamak için padişahlık devrini aşiretlerle padişahlık ilişkilerini iyi bilmek lazım, özellikle de Abdulhamit Dönemini.
Çünkü Hamidiye alayları onun devrinde kurulmuştur.Bir tarihi sonuç olarak aşiretlerde ciddi bir padişahlık sevgisi vardı. Padişahlar daima bir aşiret politikasına sahip olmuşlardır. Araplar bile İsrail gerçeği karşısında Abdulhamit’i daha yeni anlayabildiler. “ Padişahlık dönemi yönetimi aşiretlere o zaman coğrafi, siyasi ve ekonomik şartların bir sonucu olarak bazı rahatlıklar getirmişti. Bunu açıklarken o dönemin özlemini duyuyorum anlamına gelmesin. Hamidiye alayları Türk askeri tarihinde bir gerçektir. Alaylar bu millete hizmet vermiştir. Ruslar da Türkleri örnek alıp iki alay da onlar kurdular. Birine benim dedem Fethi Bey Komutanlık yaptı. Diğerini de Zilan aşiretlerinden Güneş ailesine kurdurmuşlardı” diyor Kinyas Bey.
“ Dedem Fethi Bey’in komutanlık yaptığı bizim Bruki aşiretinin meydana getirdiği süvari alayı 93 harbinde Ruslarla beraber iştirak etmek zorunda kalıyor. Aşiret büyükleri aralarında karar alıyorlar ve dedem Fethi Bey askerlerine emir veriyor savaş alanında Ruslara karşı çarpışacaklar diye. Durumu anlayan Rus yönetimi dedem Fethi Bey’i ortadan kaldırmak için Doğubeyazıt’taki komutana verilmek üzere onunla bir zarf gönderiyor. Yaptıkları plana göre dedem zarfı verdikten sonra aşiretinin dışında bir bölgede öldürülmüş olacaktı. Durumu anlayan dedem canını kurtarmayı beceriyor. Daha sonra da aşiret alayımız Türk kuvvetleriyle birleşiyor. Bunları daha sonra bana amcam anlatmıştı.”
Kinyas Kartal Rusya’daki yaşamlarını, değer yapılarını ve özellikle talebelik yıllarındaki bu ilişkileri ( belleğinde kaldığı kadarıyla ) şöyle anlatıyor.
“ Bizim Erivan’da kendimize has gelenek, göreneklerimiz vardı. Töremiz vardı. Bunlara göre yaşardık. Giyim kuşamda, sosyal yaşamdan, yaşama biçiminden dini değerlere kadar her şeyimiz farklıydı. Müslüman toplumun gereklerine göre yetiştirildik.
Babam beni askeri liseye yazdırdığı zaman çarlık dönemi idi. Okulun direktörü ile bir görüşme yapmıştı. Bizim Müslüman olduğumuzu, bana domuz eti yedirmemelerini söylemişti. Direktörümüzün emri ile domuz eti yedirmemeleri söylenmişti. Domuz pişirildiği zaman bana ayrı masa açılırdı. Ben yemekhaneye girince gözlerimle özel masamı araştırırdım, görmeyince o gün domuz eti olmadığını anlayıp arkadaşlarımla yemeği yerdim. Bir gün domuz eti pişirilmişti, bana da ayrı masa ayrılmamıştı. Direktör içeri girip benim yemek yemeyip bir kenara oturduğumu görünce anladı. Bunun üzerine personelden 80-90 kişinin işine son verip yerine yenilerini aldılar. Çarlık Rusya koyu Ortodoks bir yönetim idi. Dine önem verir bu konudaki müesseseleri sağlamdı.
Bazen de arkadaşlarım beni kızdırmak için hakaret anlamında ‘Tatarin’ derlerdi. Bu onların Tatarlara karşı olan duygularını açığa vuruyordu. Ben de onlara emsali kelimelerle mukabele ederdim. Bazen de dini değerlerimi hedef alan sözler söylerlerdi. Bu yüzden bir kez bir talebe arkadaşımı dövüp iki dişini kırdım. Disipline verildim. Savunmamı yaptım. Durum aydınlığa kavuşunca da hakkımda herhangi bir işlem yapılmadı. Üstelik bana ve dini değerlerime saygısızlıktan dolayı öğrenci azarlandı.”
Kinyas Kartal bütün görüşmelerinde, verdiği mülakatlarda müslümanlığa özel bir vurgu yapıyor, Ruslarla birlik olmadığını söyleme ihtiyacını hissediyor, özelliklede Ermeniler’le olan çatışmalarını ön plana çıkarıyor. Burada göçle gelen ilk kuşak olmasının yanı sıra almış olduğu büyük sorumluluğun payı yadsınamaz bir gerçek gibi görünüyor.
Rusya’daki yıllarda özellikle Ermenilerle olan çatışmalar anlatımlarda baş listeyi almaktadır. Güneyde Osmanlıların Enver Paşa komutasındaki Kafkas cephesi kuvvetleri etrafında Ermenilerle çatışmalar var. Bu çatışmalar Türkiye’ye gelinceye kadar sürüp gider.“ Rusya’daki yaşamımız boyunca birçok güçlük ve çatışmayla karşılaştık. Birçoğunun ortasında kaldık. Kafkas cephesi, Ermenilerle olan çatışmalar 93 harbi bunlardan bir kaçıdır. Bunlarla ilgili birkaç anımı anlatayım:
Öğrenci olduğum yıllarda paskalya münasebetiyle köydeki evimize gelmiştim.. o yıllarda ordularımız Sarıkamış’ta “ General Kışa “ yenilmişti.
Enver Paşa hareketinden sonra askerlerimiz donmuş. Silahları yerde kalmıştı. Bölge halkı bu silahları topluyor aşiretlere satıyordu. Bu silahlardan 6 at yükü tüfekte bizim aşirete getirilmişti. Rahmetli babam köylüler adına pazarlık yaparak satın alıyordu. Babamın amcasının oğlu Mehmet Bey de babamın yanında idi. Mehmet Bey bir silah seçti ve babama “bunu size alalım.” dedi. Silahın dipçiğinde kan izi vardı. ‘Mehmet’ dedi babam ‘bu silahta ecdat kanı vardır. Benim içim bu silahı kullanmaya elvermez. Allah’tan dileğimdir. Askerler buraya kadar gelsin onların safında dövüşüp şehit olayım’ Allah babamın duasını kabul etti. 9. Kafkas Fıkrasında dövüşürken babam Ermeni kurşunuyla şehit oldu.
Söz Enver Paşadan açılmışken, onunla ilgili bir anımı anlatayım. Onunla karşılaştığım zaman ben Harp Okulu öğrencisiydim. Bakü’deki Büyük Tiyatrodan Kuran-ı Kerim aleyhinde bir konuşma oldu. Enver Paşa bu toplantıdaydı. Söz aldı ve Kuran-ı Kerimi güzel bir üslupla müdafaa etti. Daha sonra ben birkaç arkadaşımla Enver Paşa’nın yanına gittik. “Paşam, bize bir hatıra olarak kartvizitinizi verirmisiniz.” diye sorduk. Bir küçük kağıt parçasına adını ve adresini yazdı, bize verdi. Onu uzun zaman saklamıştım sonra kaybettim.
Biz Kafkasya’daki Aşiretler Kafkas cephesinde Enver Paşa’ya çok yardım ettik. Birçok kişi hayatını onun yolunda gözünü kırpmadan verdi. Fakat harbin sonucu maalesef müspet olmadı. Açlık , yokluk ve birde kış eklendi. Ecdat milli çıkarlar için atların tersindeki arpaları çok yemiştir. Ruslarla çarpışan askerlerimiz buğday kavurması ( kavurga) ile karınlarını doyuruyordu.
Babam ecdat kanı ile onurlanmış silahı Kafkas cephesinde kullanıp henüz şehit olmadan bu silahla ilgili bir anımı hatırlıyorum. O ilkbahar çadırlarımızda 5 erkek 1 kız kardeş oturuyorduk. Kahvaltıdan henüz kalkmıştık. Babam da aramızdaydı. 1-2 km ötede sığırlarımız yayılmıştı. Sonra birilerinin bunları kovaladığını gördük. Babam benden silahını istedi. Silahı getirdim. Bir iki el ateş etti ve dereye doğru indi. Ancak dereye inince bunun bir Ermeni pususu olduğunu anladık. Ermeniler tuzak kurmuş. Azerileri de bu dereye çekmişti. Aşiretimizden bir anda dereye 1000-1500 süvari indi. Çetin bir çatışma oldu. Azerilerin ve bizim sürülerimizi kurtarmıştık. Dostluklar yenilendi. Babam bu silaha, bu çatışmada veda etti. Bundan sonra çaplı aldı ve onu kullandı.
Rusya’da iki tür Ermeni vardı. Başlangıçtan beri bizim komşumuz olan Ermenilerin yanı sıra birde Osmanlı İmparatorluğunu terk edip gelenler vardı. Bunlara ‘kahdogom’ deniliyordu. Bütün huzursuzluğu bunlar yarattı. Bütün işleri güçleri çetecilikti. Bu çetelerin birisi bir gün ( 1918 ) bizim aşiretin köylerinden Zeve’ye geldi. Kadın çoluk çocuk ne varsa hepsini katlettiler. Evleri ve tarlaları yaktılar. Bizim aşiretin yaşlılarından Kafkasya’da Zeve’de Ermeniler’in yaptığını bilmeyen yoktur. Bu acı hatıranın acıları hala vardır.
Ermeniler’in bize yaptığı asıl büyük mezalim İran’dan geçerken yol boyunca oldu. Göç kervanına hiç beklenmedik anda saldırıyor, sürülerimizi mahvediyor ya da götürüyorlardı.
III-RUS İHTİLALİ VE TÜRKİYE’YE GERİ DÖNÜŞ ( GÖÇ )

“ İhtilalin ben Askeri lisedeyken olduğunu daha önce söylemiştim. Stalin’in gözü kör olsun. Sabah okula geldik. Öğleye doğru ihtilalciler okula baskın yaptı. Ellerinde silahları ve sopalarıyla. Kimse bir şey yapamadı. Karşı gelmeye imkan yoktu ve her şey onların isteği doğrultusunda oldu.”
Bu arda hızla rejim değişikliği olur. Birçok cephede karşı saldırılar meydana gelir. İç çatışmalar başlar. Kafkasya’nın kuzeyinde Kazaklar isyan eder. Yeni rejim ve düzene uyum sağlamak hayli güç ve zordur. Bu arada intibak sağlamayan, yeni rejimi benimsemeyenler çeşitli yollardan Sovyetleri terk etmektedir. Yeni iktidar çeşitli cephelerde savaşmakta olan askerlerini geri çekip içerideki meseleleri halletmeye çalışır.
Bu gelişmeler üzerine 9.Kafkas Tümeni de Erivan’dan geri çekilir. Denge Ruslardan destek gören Ermenilerin lehine döner. Bedir Bey’in şehit olmasından sonra aşiret İran’da bir yıl daha kalır. Sonra geri dönüş kararlaştırılır.
İran’da kalınan yılı takip eden yılda tekrar asıl topraklara, Türkiye’ye dönülür. Ancak aşiretin hepsi geri dönmez. Bir kısmı kalmaya devam eder. Halen de orada yaşamaktadırlar. Gelenler çeşitli kollardan hudutları aşarak bin bir güçlük ve belayı defederek Kars’a ulaşır (1920). Kars’tan sonra yola devam ederek Van’a gelirler. Bu arada bir kısım akraba ve aşiret mensubu Kars’ta kalmayı tercih eder ve oraya yerleşir. 400 yıl önce Karacadağ’dan Kafkaslara olan göç bu sefer Kafkaslardan Van’a doğru aynı güçlük ve zorluklarla devam eder. Göç epey zaman devam eder. Nitekim gelenlerin bir kısmı yeni duruma intibak etmezler ve geri dönerler. Geri dönenlerin başında özellikle Canik ve etrafına yerleşenler gelir. Bugün hala bu ailelerin ardılları Rusya, Kazakistan, Nahçivan sınırları içerisinde yaşamaktadır.
“ 1920-1923 yılları arasında Van bölgesine olan ilticamız devam etti. Van ve ilçelerine bağlı köylere ( Van merkez-merkez köyleri,Muradiye köyleri, Gürpınar, Özalp ve köylerine ) yerleştiğimiz zaman 5000 aile kadar vardık. Şüphesiz hükümetten sıcak ilgi gördük. Buna rağmen yerleşmedeki geçiş döneminde bir hayli sıkıntılar geçirdik. 5000 civarındaki hane yaşlısı, hastası, çoluğu çocuğu ile yeniden yerleşmeye çalışıyorduk. Ermenilerden çektiklerimiz adeta unutulmuştu. Biz millet olarak zaten kindar değiliz. Ama hiç olmazsa yakın geçmişin olaylarını çocuklarımıza anlatmalı ve onlarda tarih şuurunu yaratmalıyız.”
Şimdi ise aşiretimiz 400-500 bin kişilik nüfusa sahiptir. Bunların her biri bir başka aileye gelin verdi ve gelin aldı. Hısım-akrabalarıyla Türkiye’nin çeşitli illerine dağıldı. İstedikleri yerlere gidip yerleştiler.

IV-TÜRKİYE’DEKİ GELİŞMELER VE YENİ DURUM

Bilindiği üzere bu yıllar ( 1920’li yıllar ) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarıdır. Ve Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bir rejim değişikliği söz konusudur. Padişahlık kaldırılmış, monarşiden Cumhuriyete geçilmiş ve TBMM kurulmuştur. Atatürk’ün önderliğinde meydana getirilen bu değişmeler, yapıya uygun kurumların ve yeniliklerin inşası ile yeni boyutlar kazanmıştır. Her reform ve yenilik doğası gereği önceleri bir takım tepkiler ve direnmelerle karşılaşır. Atatürk’ün yaptığı yenilikler de yer yer tepkiler görmüştür. Aşiretler tarafından en çok tepki gören unsurlar ise kılık kıyafet değişikliği ile dine dayanarak yapılan işlemler olmuştur. Aşiretler ise dini değerlere geleneksel ölçüler içinde bağlı olan kapalı toplumlardır. Önceki giyim kuşamları da bir anlamda dini destekler ve tamamlar nitelikteydi. O nedenle yeni kılık kıyafet değişikliğini kolay ve çabucak benimsemediler.
Bu gelişmeler olurken İran’da bulunan Buriki’lerin diğer kolu da yavaş yavaş Türkiye’ye gelmiş, Muradiye’nin etrafındaki köylere yerleşmekteydiler. Ancak 1926 ve sonrasında yukarıda kısaca izah ettiğimiz nedenlerle idareyle, ihtilafa düşmüş tekrar İran’a dönmüşlerdir.
Bu gidiş ve gelişler çok çeşitli ve sıkça olmuştur. Nihayet işler rayına girip adaptasyon sağlandıktan sonra 1930’da Van’da bulunan Vali Paşa vasıtası ile İran’a giden aşiretler ve dolayısıyla Brukiler’in İran kolu geri çağrılmıştır. Çünkü daha önce bölgede yaşayan Ermeniler yaşanan olaylar sonucu tehcire tabi tutulmuş (1915) bölge adeta insansızlaştırılmıştır. Bu boşalan yerlere yerleşmeleri için İran başta olmak üzere yakın yerlerdeki aşiretlerin gelip yerleşmeleri adeta teşvik edilmiştir. Böylece geri dönen İran Brukiler’i Muradiye’nin Beydağı (Ut) ,Yumaklı (Anzaf), Uluşar (Korsot), Topuzarpa (Anguzek), Yalındüz (Simtatos), Özalpın Azikara Köylerine yerleşmişler. Daha doğrusu boşaltılmış olan bu köyleri yeniden kurmuşlar. Bu köyler Ermenilerin göç etmesi sonucu boş bulunmaktaydı. Ayrıca 5-10 aile halinde başka köylere gidip yerleşenler de olmuştu. Bunlarda genellikle bu saydığımız köylere yakın olanlardır. Kafkasya’dakiler gibi İran’da kalıp yaşamını orda sürdürenlerde olmuştur. Aralarında akraba ziyaretleri yakın tarihlere kadar sürmekte olan aşiret mensupları sınırlardaki güvenliğin arttırılması, İran-Irak savaşı nedeniyle azalmıştır.
Çok az sayıda gitmeye çalışanlarda günümüzde pasaport kullanarak bu ziyaretlerini gerçekleştirmektedirler. Böylece Karacadağ’dan başlayan Ağrı Dağının eteklerinde ikiye ayrılıp iki koldan Kafkasya’ya ve İran’ın Makü ve Hoy bölgelerine doğru uzanan Bruki aşiretlerinin bu iki kolu 300 yıl sonra Van sınırları içinde tekrar bir araya gelmiştir. Daha artmış bir nüfus ve zenginleşmiş ekonomik bir yapıyla bir araya gelen bu aşiret böylece bölgedeki diğer aşiretler karşısında başat bir güce sahip olmuştur.
Bruki’ler diğer aşiretlere göre daha farklı bir yapıya sahip oldukları gibi kendi içlerinde de farklılık göstermektedirler. Bu farklılık sosyo-ekonomik koşullarda olduğu gibi giyim, kuşam, gelenek ve göreneklerde de kendini gösterir. Bunun başlıca nedeni aşiretin tarihi serüvenidir. Ufak farklılıkları bir tarafa bırakarak genel bir gözlem yaptığımızda şunları görürüz.
Buriki aşireti göçebe ve yarı göçebe kabilelerden oluşmaktadır. Ancak bu kabileler zamanla giderek yerleşik hayata geçmiştir. Tam göçebelik tamamıyla son bulmuş ama yarı göçebelik yer yer sürmektedir. Göçebelikten yerleşik hayata geçişte şehirlerin büyüyüp gelişmesinin ve yeni iş olanaklarının rolü büyük olmuştur. Bu sebeple şehre yakınlık derecesine göre yerleşik hayata geçiş artmıştır. Başka bir deyişle şehre uzaklık derecesiyle yerleşik hayata geçiş arasında bir korelasyon vardır. Şehre yakın olanlar daha hızlı yerleşmişler. Şehrin büyüklüğü, kapasitesi ve olanakları da yerleşikliği etkilemiştir. Halen Van’a bağlı köylerdeki Bruki’ler, hayvancılık yapıyor olsalar bile, yerleşik düzene geçmiş olmalarına rağmen, aynı koşullardaki Muardiye Bruki’leri yarı göçebeliklerini sürdürmektedir. Kışı düzdeki köylerinde geçiren Bruki’ler yazın dağlara doğru yaylalara göçmekte ve yazı orada geçirmektedirler. Yaylada kalma süresi mevsim koşullarına ve hayvanların barınma ve beslenme durumuna göre değişir.
Ayrıca Muradiye bölgesindeki Bruki’lerin halen yarı göçebeliği sürdürmelerinde rol oynayan başka (önemli ) bir faktör de İran’daki yaşamlarının da bu yaşam tarzının önemli bir benzerlik arz etmiş olmasıdır.
Aşiret tarafından saklanan hayvanlar, küçük ve büyük baş olmak üzere ikiye ayrılır. Küçükbaş hayvanlar çokluk sırasına göre toklu-koyun-sığır- koyun- koç ve keçiden oluşmaktadır. Büyükbaş hayvanlar sayı olarak küçükbaştan az olup inek, öküz, manda, camız, at, eşekten oluşur. Bunlar sürüler halinde bir arada tutulur. Bir koyun sürüsü en az 300- en çok 600 koyundan oluşur. Her sürüye en az 2- en çok 4 çoban ve silahlı koruyucular refakat eder.
Sürüler genellikle 8. ve 9. aylarda satılır. Daha önceleri daha yüksek fiyattan pazarlamak için İran’a götürülen sürüler sınırların sık denetimi sonucu günümüzde G. Antep’in iç ve dış pazarlarında satılmaktadır. Koyun satışlarından elde edilen paralarla yeni sürüler alınmakta bu sürüler gelecek sezondaki satışlara hazırlanmakta ve bu döngü böyle sürüp gitmektedir.
Aşiretin geçim kaynaklarından bir başkası da çiftçiliktir. Verimsiz ve geniş araziler üzerinde yakın geçmişe kadar ilkel metotlarla yapılan tarım herkesin kendi iç tüketimine yönelikti. Fakat günümüzde makineleşme ve toprak ıslahı yeni gübreleme sistemleri verimi artırmakta, tarım yapılan alanların sayısı da çoğalmaktadır. Bu durum yerleşik yapıya geçmeyi teşvik etmekte ve hızlandırmaktadır. Kafkasya’dan gelen Bruki'ler İran Buriki’lerine nazaran daha geniş araziler üzerinde daha etkin bir tarım yapmaktadırlar.Bunun üç temel nedeni var :
1. Daha önce gelip geniş arazilere sahip olmaları
2. Yerleşik hayata İran Bruki’lerinden önce geçmiş olmaları
3. Van merkezine daha yakın olmalarıdır.
Bu avantajlar bu grubun mülkiyet ve yönetim ilişkilerini de denetlemesini sağlamış nitekim liderlik müessesesi bu grupta teşekkül etmiştir. (Kinyas Bey bu grubun bir üyesidir.) Üçüncü bir geçim kaynağını da şehirlerdeki işler teşkil etmektedir. Bugün nüfusu 500 bini aşan bu aşiretin bir kısmı hala kırsal alanda yaşamaktadır. Ancak şehre yerleşenler daha güçlenmekte ve gelişmekte olduklarından şehre giderek rağbet artmaktadır. Tamamen kırsal alandan kopmak isteyenler şehirde bir iş tutmakta yada bir işe (kamu kuruluşunda) girmekte aynı zamanda köydeki hayvancılığı ve çiftçiliği de diğer yakınları veya marabası (köydeki temsilcisi) tarafında yürütmektedir. Ayrıca maddi durumları çok iyi olanlar Ankara-İzmir-İstanbul gibi kentlere yerleşerek burada büyük işletme, imalathane hatta sanayi kollarından birini işletmektedir.
Şehre göçün ve yerleşmenin diğer bir etkin yolu da ok*ma düzeyi ile ilgilidir. Öğrenim gören aşiret gençlerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Okuyanlar lise veya üniversiteyi bitirdikten sonra ya serbest çalışmakta ya da devlet dairelerinde yer almaktadırlar. Böylelikle tamamıyla şehre yerleşmektedirler. Ayrıca şehre yerleşenler yakın çevrelerini ya doğrudan yanına almakta ya da dolaylı olarak örnek olmak yoluyla şehre gelmeleri konusunda onları etkilemektedir.
Aşiret kendine has gelenek, görenekleri, düğünleri, oyunları ve yaşama biçimiyle de değişik bir sosyal ve kültürel yapı gösterir. Ancak bu gelenekçi yapı gün geçtikçe çözülmekte yerini yeni toplumun yaratmış olduğu değerlere bırakmaktadır. Bunda hiç kuşkusuz yeni alt yapıların inşası (köyün yolu-suyu elektriği) nin yanı sıra artık köylere de televizyonun girmesinin, PTT hizmetlerinin oluşturulmasının büyük ve belirleyici rolü vardır. Kitle ulaşım ve iletişim araçları geliştikçe, şehirler modernleştikçe, sanayileşme arttıkça, eğitim ve öğretim düzeyi yükseldikçe aşiretçi yapı parçalanmakta, geleneksel yapılar terk edilmektedir. Bu gelişme ve değişmenin etkisi oranında eski değerler yerini modern toplumun yeni değer ve kurumlarına bırakmaktadır. Bu kurumlar böylece fonksiyonel bir biçimde hem birbirinin gelişim ve değişimini hem de kendi dışındaki kurum ve kuruluşların değişimine sebep olmaktadır.
Kafkasya ve İran’dan dönüp Van’da birleşerek bir birlik meydana getiren, ayrıca kendi aralarında da Mamevirni, Kırmızki, Hecimki, Pirki, Kerki, Şerki, Mamka, Beşka, Kaska, Şavalika Ve Kulika gibi kollara ve kabilelere ayrılan, Buriki aşireti böyle bir sosyo-ekonomik ve kültürel konjöktür üzerinde yer almakta, yaşamlarını bu şartlarda sürdürmektedir.
Hiç kuşkusuz Kinyas Kartal’da eskiden var olagelen böyle bir sosyal organizasyonun sonucudur. Başka bir deyişle bu toplumsal yapı aşiret reisliği diye bir müesseseye (kuruma) sahiptir. Bu kurum Türkiye’ye dönüşten sonra kinyas Kartal’ın şahsında somutlaşmış ve onun eline geçmiştir.
V- GENÇ KİNYAS’IN DÖNÜŞÜ
Kinyas Bey Türkiye’ye 1922 yılında döner. Ailesi ve akrabaları aşiretle birlikte Kars’ın Iğdır bölgesine gelir. Buraya 1920 de gelirler ama göçün arkası kesilmez, fırsat buldukça aşiretin geri kalan kısmı peyderpey göç ederek Türkiye’ye gelir. Bu sırada genç Kinyas Bakü’dedir. Ailesiyle diyalogu kesilmiştir. Ailesinin yanına gelmek ister fakat şartlar buna elvermez. Nihayet bir fırsatını bulup gelmek istediğinde ise ailesinin göç ettiğini öğrenecektir.
Aşiret göç etmeden önce ileri gelenleri (Glave) toplanıp karar alır. Bu arada Kinyas’ın durumu da tartışılır. Bir yandan Türkiye’ye gelecek 5000 aile öbür yandan genç Kinyas’ın durumu vardır. Kinyas ailesinin okuyan (üstelik askeri harp okulunda okuyan) tek kişisi olarak hem aile hem de aşiret için büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle Rusya’da bırakmak istemezler. Ama sonuçta gelecek 5000 ailenin durumu ağır basar ve göç başlar. Genç Kinyas ise Sovyetler Birliğinin Bakü kentinde kalmıştır. Uzunca bir süre ailesinden haber alamaz. Merak eder. Ancak bir türlü ulaşamaz. Çünkü Sovyet Devrimi daha yenidir ve devrimin inşası, yerleştirilmesi son hızla devam etmektedir. Bir yandan devrimin lideri Lenin’in önderliğinde bu işler yapılırken öte tarafta iç isyanlar bastırılmakta, Kazaklar ayaklanmakta, muhalifler düzene uydurulmaya çalışılmaktadır. Bu nedenle her tarafta bir korku, bir tedirginlik ve bir belirsizlik hakimdir. İşte bu ortamda Rus Harbiye’si sayılan bir okulu yeni bitirmiş olan Genç Kinyas, kendi deyimiyle “Kızıl Generaller Kursu” na gitmeyi geri çevirmiş, merak ve endişe içinde ailesine ulaşmaya çalışır. Ama bunu başaramaz. Bu yüzdende kendisi gitmeye, daha doğrusu kaçmaya karar verir. Ancak bir engel vardır: Leyla ya da aşiretin deyişiyle Leylo.
Leylo Kinyas Beyin sevdiği kızdır. Genç kız da uzun boylu yakışıklı Kinyas’a tutkundur. Kaçmaya karar verdiğinde bir ikilem içinde kalır genç Kinyas. Ne eli Leylo’dan olur ne de Rusya’da kalmak ister. Kararını Leyla’ya açar. Genç kız şaşırır, panikler, üzülür çok düşünür. Ama sonuçta Kinyas’sız yapamayacağını anlar onunla birlikte kaçmaya karar verir. Hem de her türlü riski göze alarak. Ancak Leylo’nun da bir handikapı var: Ailesi. Sonuçta subay olan babasına haber vermez. Annesine kararını ve derdini açar. Annesi Leyla’yı vazgeçirmeye çalışır, ama nafile. Genç kız kararlıdır. Kendisini kararından vazgeçiremeyeceğini anlayan annesi bunun üzerine kendisine biraz para (ve altın) verir, yolluk hazırlar. Ana kız bir daha birbirlerini görmemek üzere vedalaşırlar. Leylo, Kinyas’ın aşkı uğruna dönüşü olmayan yollara koyulur. Böylece Kinyas bir subay kızı olan Leylo ile beraber gizliden Bakü’ye gelir. Aileden kimseyi bulamayınca şaşırır. Çok iyi Rusça bildiğinden kendisini Kinyas olarak tanıtmaz. Nihayet aşiretten geri kalan ve orada bulunan bir aile ile temas kurar ve aşiretin Türkiye’ye göç ettiğini öğrenir. Bunun üzerine O da dönmeye karar verir. Karşı ısrarlara rağmen Leylo’da bu karara katılır. Karara katılmanın ötesinde kendisi ile birlikte gelmek istediğini ve bu konuda kararlı olduğunu belirtir. Nihayet yola çıkma kararı alınır. İki at bulunduktan sonra gerekli giyecek ve yiyecekler temin edilir ve yolculuk (Sovyet’lerden kaçış) gece başlar. Atlarla süren yolculuk koşulların elverişsizliğinden dolayı yaya olarak devam eder. Sınırdaki bozskır, Araz nehri, bataklıklar ve sarp dağların aşılması hayli zaman alır ve çok güç olur. Yol arkadaşının kadın olması işi daha da güçleştirir. Kaçış yolculuğu günlerce sürer ve nihayet Kars’a oradan da Iğdır’a gelirler. Iğdır’a geldikten sonra Kinyas bazı kişilerce ihbar edilir ve Türk Yetkilileri tarafından tutuklanır. Bu Kinyas Bey’in Türkiye’deki ilk tutuklanmasıdır. Ancak daha sonra serbest bırakılır.

Araştırmacı;Doç.Dr.Ahmet ÖZER Özgün Hikaye;Kasım GÜLTEKİN

Address

Ercis

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Erciş Hayranları Biziz posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share