18/03/2026
Gerçek bir hatıradan:
“Yedi kardeştik, diyordu dedem. Bir ben kaldım geriye, bir de bir bacağı kopuk dönen en büyüğümüz Ahmet. Ben Ruslara esir düştüğümde 12 yaşındaydım. Ahmet’i Rusların önünden kaçarken kaybettim.”
Dedeme, “Ya diğerleri?” diye sordum.
“Biri Yemen’den dönmedi, ikisi Trablus’tan… Mehmet’le Mustafa Çanakkale’ye beraber gittiler. Mustafa’dan haber tez geldi; ama Mehmet’i hiç bilmedik, ölü müdür, sağ mıdır?”
Çocuk aklımla sordum:
“Niye aramadınız, sormadınız?”
“Sen,” dedi dedem, “adresi belli bir zamana doğdun. Çok şanslısın. Kaybettiğin insanı nerede arayacağını bilirsin. Ya bizimkiler? Bilseler de kime soracaklardı?”
Yıllar sonra ben de aradım.
Adres belliydi: Çanakkale.
Şehitlikleri dolaştım.
Yüzlerce Mustafa, binlerce Mehmet…
Ama öğrendim ki on binlercesi isimsizdi.
Şehitliklerde gördüm:
14, 15, 18 yaşında gençler…
250 bin demek kolay.
Ama 250 bin genç… Medeni dünyanın kendilerinden de kurban ettiklerini sayalım, 500 bin genç yürek.
Sadece bizim değil, dünyanın da kaybı.
Mühendisler, doktorlar, öğretmenler…
Ve bir millet, o gençlerin yokluğuyla yeniden ayağa kalktı.
Dedemin kardeşleri hâlâ mezarsız.
Ben artık onları aramıyorum.
Onların hatırası;
ancak yaşadığımız dünya daha adil olursa anlam kazanacak. Bugünden geçmişe söz söylemek anlamsız geliyor şimdi bana. Geçmiş; bugüne ve geleceğe söz söylemeli. Çanakkale, bir Azeri annesinin diliyle demeli ki:
Silahları yandırın, arşa çıksın tütsüsü
Her ovada, her evde kanat açsın sulh sözü
Yüzü gülsün insanların, bayram etsin yeryüzü
Ben anayım, bu sesimde yerin göğün derdi var
Sulha gelin ey insanlar, yoksa dünya mahvolar